
“Evvel zamân içinde her köyün bir delisi varmış.. Bu rindâne deliler köylerin hem neş’e hem de ibret kaynağı olurlarmış.. Bâzen ağza alınmayacak sözleri ve galîz sövgüleri homurdanırlar, her şeyi uluorta söylerlermiş.. Bâzen de üç−beş gün ortadan kaybolurlar sonra yine âniden ortaya çıkarlarmış.. Kader bu ya, ben de çocukluğumda böylesine kalenderâne ve rindâne bir meczûb tanımıştım..
Köse Necmî derlerdi nâmına. Bir cep aynası vardı, hiç elinden düşürmezdi. Garip gelebilir ama, cenâzeleri pek severdi Köse Necmî Amca. O’na göre cenâzelerde kimse aynaya bakmak istemezdi, çünkü cenâzelerde hiç kimse kendi yüzüne maske takamazdı! Herkes doğal, acîz ve buruk bir yüzüyle deli –yâni onun gibi– gezinirdi ortalıklarda. Bu nedenle cenâzelerde ona benzediğimizi, hiçliği kavradığımızı ve yalnız olmadığını düşünürdü, Köse Necmî Amca. Hem, er−kişi cenâzelerini daha çok severdi Köse Necmî. Çünkü ölen kişinin elbiseleri ve ayakkabıları hep ona kalırdı. Gelenek bu ya, köyümüzün âdeti böyleydi...
Âdet olduğu üzre rahmetli babamdan arda kalan takım elbiseleri de ona vermiştik. Aylarca ne kadar da fiyakalı dolaşmıştı Köse Necmî Amca, hem çarşıda, hem pazarda hem de köyde… Karadenizlilere hâs rindâneliğiyle ve sevgili babamın mesleğine atıfla kendini hep Banka Müdürü olarak tanıtmış ve böylece sevgili babamın azîz hâtırasını yaşatmıştı. Sonra birden elbiseleri artık üstünde göremez oldumdu. Sebebini sordum, cevabı mantıklıydı. Böyle fiyakalı dolaştığı zamân sürekli iş teklifi alıyormuş ve de doğal olarak dilenemiyormuş! Hem bu yaştan sonra iş değiştirmeyi(!) pek doğru bulmadığını da söylemişti… Ama sevgili babamın elbiselerini artık bayramdan bayrama giyeceğini de ilâve etmişti.
Aslında bayramları bir başka olurdu Köse Necmî Amca. Şık giyimli ve traşlı olurdu yâni... Bayram tebrîklerini birinci sınıf bürokratlar gibi kabûl ederdi. Hem kendini, daimâ hep para karşılığında öptürürdü Köse Necmî Amca. Topladığı paraları ise yine çocuklara, yâni bize dağıtırdı.
Benim çocukluğumda, yâni 1985’li yıllarda ETİ PUF 2,5 lira (TL.) ve bir lahmacun 15 lira (TL.) idi. Biz çocuklara ise ikişer buçuk lira verirdi hep Köse Necmî Amca. Bu parayla da yemeğin üstüne tatlı niyetine eti−puf yememizi isterdi. Ama tek bir şartı vardı: kesinlikle “Besmele” çekmemizi öğütlerdi. Ben de bir bayram kendisine, eğer çekmezsek ne olur ki diye sormuştum! O da bana “ishâl” olursun demişti. Bu cevâbı üzerine o bayram arkadaşlarım benimle epeyce dalga geçmişlerdi.
Neyse sözü uzatmayalım, aradan yıllar geçti. Bir gün yolum yine köye doğru düşmüştü.. Hasretle inek bekleyerek çobanlık yaptığım otlakları gezdim. Sonra da komşuların patateslerini ve mısırlarını çalıp pişirdiğimiz taş ocakları veyâhut da tümsekleri oyup yaptığımız toprak fırınları aradı gözlerim. Hepsi yıkılıp gitmişti ama yine de kalıntıları dikkatli inceleyince, anımsayabiliyordum her şeyi.
Az daha ilerledim ve ırmak boyuna vardım ki, burada kazayla yaktığımız ağacı hatırladım. Çocukluk bu ya; ateşi gidip tam da ağacın altında yakmıştık! Çam ağacı da çıra gibi alev alıvermişti, hâliyle. Tabiî ki suçu Köse Necmî’nin üzerine atmıştık! Hattâ bir defâsında –çocukluk bu ya– pişirip yemek için bir gecede tam 6 tavuk çalmıştık. Mizâhi bir usûl ile güyâ haram yemekten kaçınmak için, hepimiz çaprazlama birbirimizin kümesine gidiyorduk, tavukları çalıyorduk. Daha sonra da toplanıp herkes sanki kendi evinden bir tavuk getirmiş gibi ganimeti pişirip yiyorduk.:)
Yine bir akşam çok üşümüştük. Köy camiîsinin kapısını kırıp içeri girmiş ve tavukları camiîde pişirip yemiştik. Bir sonraki gün ise suçu ya Köse Necmî’ye atıyorduk, ya da, bu numara bayatlamışsa bunun vahşi köpeklerin işi olduğuna ahâliyi inandırıyor, tüfekleri alıp güyâ vahşi köpek avına çıkıyorduk. Sonra ilk gördüğümüz zavallı bir salâna köpeği tüfekle vuruyor, köpeği vurduğumuz yere de yediğimiz tavukların tüylerini serpiştiriyor, böylece cinâyetler serisini örtbas ediyorduk.
Köse Necmî bütün bu oyunlarımıza hep şâhit olur ama aslâ bizi şikâyet etmezdi ve ele vermezdi. Hem beni de pek severdi Köse Necmî. Çünkü ben, bu cinâyet ve talan olaylarına sâdece stratejist olarak katılır ve sonra da ganîmeti pişirmekle meşgũl olurdum. Eee, tabiî Köse Necmî’nin payını da gönderirdik yâni..(!) Yemeğin ardından, yine topluca köyün en yüksek tepesinde gömülü olan eski bir şehit mezarına gider, ezberden “Yâsîn” suresini okur ve sonra da yaptıklarımızdan tövbe ederdik. Çocukluk işte ..!! Ne güzel günlerdi..
Bu düşünceler hayâlimde canlanırken çıplak sırt dediğimiz ufak tepeciğe varmıştım. Oradan az daha ileride soğuk kaynak suyuyla meşhûr olan Cevher Çeşmesi’ne vardım. Bu çeşmenin hemen yanı başında bir su kurnası vardı: ineklerimiz eve dönerken bu kurnadan su içerdi. Biz de çeşmenin işlemeli musluğundan eğilerek su içer, birbirimiz ya ıslatır ya da gıdıklardık. Hem çeşmenin duvarına kiremit taşıyla günlük işâret koyar ve boyumuzu ölçer, bir sonraki gün de ne kadar büyüdüğümüzü ölçmek için, boyumuzun uzunluğunu evvelki günün işâretleriyle karşılaştırırdık(!). Hepimiz hemen büyümek isterdik. Hattâ ben de –babam gibi– büyük adam olmak için,(tuhaf ama) yemek yerken, babam hangi tabaktan yemek yerse, ben de o tabaktan yemek yer ve böylece boyumun daha da hızlı uzayacağını sanırdım.
Bu düşüncelerle hemhâl olurken âniden Köse Necmî Amca karşıma çıkmıştı! Heyecânlanmış ve de korkmuştum. Sonra dayanamayıp gidip sarıldım. İhtiyarlamıştı, doğal olarak artık gözleri pek de iyi göremiyordu. İkircikli seslendim, benim dedim, “Gocaman Dede” derdin sen bana, Gaful kuşu derdin ya, benim işte...!! Müdürün oğlu, kısa boylu çelimsiz uşak.. Tanımadın mı ..? dedim.
Köse Necmî de şaşkın bir edâyla,
− Ula sen nerdesun? Ula gaful kuşi! Kendina başka gaful mi buldun yoksa? Beyuk memlegetlere gıdıp, beyuk adam mi oldun lan kereta..! Adam hiç köyüne gelmez mi..? dedi..
Mahcup olmuştum, “Köse Amca” dedim, “Sen buradasın ya, gözüm arkada değil; bu nedenle içim rahat”, dedim. Ama Köse Necmî bu, durur mu,..? Daha da celâllendi,
− Ula bağaa bak Gocaman Dede! Oyle fantezik konuşug dema bana.. Boğarım seni.. Hem de bağaa bakayim ne iş yabarsın o beyuk memlegetlerde..?
− Psikolojiyle uğraşıyorum, Danışmanlık,Psikologluk, Öğretmenlik falan işte...
− Ne yapaysın..!! Ne yapaysın..!!!??
− Psikolojik Danışmanlık yapıyorum işte! Rûhî problem çözüyorum yâni..
− Ne ...!! Sen mi...? Ula Gocaman, sen ne anlarsın o işlerden. Onbeş yaşına gadar altını ıslatırdın. Milletin tavuğunu çalardın.. Şimdi bu işler sağaa mi galdi lan gaful kuşi..!!!
− Ya, Köse Amca kırılıyorum ama...!!
− Damam.. damam.. Havle uçmadan, yanımda otur da iki çift laf edelim... De bağaa bakaym nasi yapaysin bu doktorluk işini...
− Dinliyorum insânları, rahatlamalarını başka bir bakış açısı yakalamalarını istiyorum, bâzen ilaç, bâzen ev ödevleri veriyorum, bâzen sohbet, bâzen yüzleştirme yapıyorum, bâzen sevdikleriyle sinemaya, pikniğe veyâ konsere gitmelerini öneriyorum! Bâzen de rüyâlarını yorumluyorum... Valla ne bilim yâni...! Değişiyor...işte..!
− Ula uşak şimdi sen rüyâ yorumcusu mi oldun..
− Eh işte.. Öyle de kabûl edebilirsin..
− Eeee, Hoca mi oldun yâni...? Cumâ namazlarını gıldırıy mısın bari..?
− Ya öyle Hoca değil Köse Amca.., Psikolog...!! Psikolog...!!!!
− Ne.. Püsügolog mi..? O da nedır...?
− Yavv Rûh Doktoru işte anlıcağın...
− Ne .. !!! Rûh mi..? Sümmehaşâ! Çarpulacuk vallâ! Ulan sipa! Rûh, Cenâbi kibriyâdan bir parçadır.. O’nun doktori olur mi.. Niye Allâh’ın işine karışıysınız... Ula gocaman, senin de cenâze namazın gılınmaz vallaa... Boyle yabarsanız gobaracaksınız kıyameti... Az kaldi zâten.. Başka iş mi bulamadın kendine..! Eşoğlueşek..!!!
− Ya Köse Amca... Bildiğin gibi değil... Rûh dediğim, kafa doktoru yâni..
− Ne..! Hav gadarcuk kafanlan kimın kafasını anlıcan sen.. Gelmicum senin de cenâzene vallaa. Hele de bağaa bakaym, peygamberin kimdır senin... İmansuz! Allâh bilir çoktan unutun ...!
− Yaw Köse Amca yapma ne olur.. Unutulur mu öyle şey? Hz. Muhammet işte..!
− Ne....!!! Habu gadarcuk mi bilduğunun hepsi yâni?
− Daha ne anlatmami istersin..?
− Ula uşak, o Nebi Muhammet, Allâhın bir numarali adamidur... Zâten senin gibilerin iltifâtina da tenezzül etmez.. Sus..! Sus.! Çarpılacan... Gâvur mu oldun ne..?
(Ben epeyce gülerek) “Çok şükür her şeyin değiştiği dünyâda bir tek sen değişmemişsin be Köse Amca..”, dedim. Köse Necmî cevâben:
− Külma... Külma... Senın gülmeların türki geliy bağaa... Uyanki dünyâda, cehennemde yanarken bakaym gene boyle gülece mısun..?
− Tamam .. Tamam.. Kızma Necmî Amca... Mâdem öyle, en iyisi ben sana bir rüyâmı anlatayım, ardından da yorumlayayım. Ardından sen de benim bu rüyâmı kendince yorumla.. Sonra, sen de bana kendi bir rüyânı anlat! Bu kez de ikimiz ayrı ayrı senin anlatacağın rüyânı yorumlayalım... O zamân belki yaptığım işi daha iyi anlayabilirsin..
− Eyi..!!! Olsun.... O zamân anlat bakaym bir rüyâ...!
− Necmî Amca, bu rüyâyı daha yakın zamânda gördüm... Rüyâmda, çocukluk zamânlarımdaydım.. Her tarafa lapa lapa kar yağıyordu, gözümün alabildiği her yer, sanki beyaz atlas kumaşla örtülü gibiydi... Tanıdıklarla kar topu oynuyorduk. Ben kartoplarını iyice sıkıştırıp sert hâle getiremiyordum. Bileklerim zayıftı. Ama arkadaşlarımın kartopları o kadar sert ve sıkıydı ki, bana isâbet edince çok acı duyuyordum...
− Anladım.. Pegi.! Yorumun nedır...
− Necmî Amca mâlumun, şimdi mevsim kış.. Rüyâyı görmeden bir gün önce çok üşümüştüm.. Bir taraftan da sâhilden görülebilen köyümüze bakıp orada olmayı temennî etmiş ve kartopu oynamayı hayâl etmiştim...Bu isteğim bilinç altını uyarmış olmalı ki, rüyâmda bunu yaşamış/yaşantılamış gibi haz alıp, bu özlemimi rüyâ âleminde giderdim.. Rüyâmda bileklerimin güçsüz olması ise, sende biliyorsun ki çocukken oldukça çelimsiz, cılız ve arkadaşlarıma nazaran hep güçsüz bir çocuktum. Bu duygu ezikliği, bu nedenden ötürü olsa gerek rüyâmda yine karşıma çıktı işte…
− Demek boyle düşünıysın..(Köse Nemcî Amca, bunu söylerken acı acı gülümsemişti). Ama bağaa galırsa çok yakında sevdiğin 1−2 insâni kaybedeceksun...! Benim bu rüyâdan anladığım bu...!! Cenabi Kibriya sağaa hem sabır hem da biraz akıl versun, eyi mi?.
− İyi ama Necmî Amca ne oldu yine yaaa..?
− Ula kuş kafali! Siz gendınızi akilli zannedın diye güyâ biz haburda delilik yapayruk, dilden dile dolaşup melametluk ile kınanayruk! Hem, habu köyün en akıllisi sendin güyâ! Lâkin sen beni da delilukte geçtin haa!.. Sâdece çüşşş deyrum sağa! Ha sen gıttın o gadar unıversiteler ogumuşsun, ha ben gıttım ineklerımı orada otlatmişum.. Ayni, valla...!
− Neyse Köse Amca konuyu dağıtmak istiyorsun anlaşılan, ama kaçış yok! Sen de kendi bir rüyânı anlat da birlikte yorumlayalım bakalım..
− Kime...!! Sağaaa mi..!! Ben senin rüyâlarıni dinlicak kadar deliyım ama sen benım rüyâlarımi dinlicak gadar akılli değilsin gaful kuşi..!
− Olsun bakalım.. Anlatmasan da önemli değil! Ben zâten senin hastalığını tahmîn edebiliyorum...
− Baaagg sennn..! Neymiş ki..?
− Hebefrenik Şizofreni...
− Ne..! Araba freni mi gibi bir şey midur o deduğun! Uy Allâh’um, ne hâllara kalduk. Bana bak gaful kuşi! Sen hâlden anlamazsun! Sen hey gidi Gocaman..! Hasta olan senin, sen! Habu konuşmalarımız rüyâ içinde rüyâdır da.! Daha ne rüyasi soraysun bağaa! Yaşaduklarumuz, uşakken yaptuklarunuz, senin işim dediğin güya rûh toktorluğu, kısacasi yaptuğun her şey; rüyâ içinde rüyâdur da! Bu sırrı anlayabilır mısun...? Haçan bu rüyâ içindeki rüyâyı bul da, o rüyânun yorumuni yap bakaym... Allâh’un god kafalisi!
Hem, şizofenik, mizofenik anlamam ben...! Hem rüyâ yorumlamak senin ne haddine? Bırakun da delilik bize kalsun yaaavv! Yaptığunuz iş akıl kârı değil? Şu âyeti hiç okumadin mi Mushaf’tan: “Allâhum, içimuzdeki beyinsuzlarun yüzundan bizi helak etma”, diye! Cenabi Kibriya boyle deyi ha! Ben demeyrum! Bırakun Allâh’un kullarina akıl vermeyi da, kendinuz biraz akıl edin ki, vehim nedur, evhâm nedur, ilim nedur, ilm−i ledûn nedur, ferâset nedur, mârifet nedur, kulluk nedur, nefsun hilyesi hurdasu nedur, mânâ nedur, ölmeden evvel ölmek nedur, dâim salât nedur? Haçan bunları bilun da, o zamân gonuşun bâri! İmânsuz kuş gafalilar!
− Tamam öyle olsun. Mâdem ki sen akıllısın ve biz de sapkın ve acınası delileriz; pekâlâ, senin yaptığın bu delilikler ve melânetler neyin nesi oluyor o zamân Necmî Amca..?
− Bak Gocaman oğul, Dünyâ bir küp gibidir, nasıl bagarsan bak, bir veyâ birkaç yüzü hep oyle güzli ve görünmez kalur.. Rüyâlar o görünmeyen yüzler hakkındaki vehimlerdur. Haçan o rüyâlar istiridye gibidir. Yâni derîn denizlerdedur.. Bu istiridyeleri, ancak göğnünde keskin bir biçak gibi ferâset olanlar açabilur ve içindeki mânâ incileruni çıkarabilurler. Benim deliliğim o keskin bıçak gibidir. Ben o deliliğumlan inciler toplarum. Onun için dünyâya ve içindekilere tamâh etmem.. Melânet deduğun şeyler, benum nezdumda melâmetluktur. Yâni o deliluklar, beni hâlkın nazarından, hasedinden, gıybetindan korur... O senun deliluk deduğun hâl, içimdeki ve zatımdaki sırları örtmek içun bir perdedur da! Çünküm, “Deliluk” beni hâlktan uzaklaştırır, Hakk’a yakınlaştırur.. Deliluk, beni hâlka minnetsuz ve borçsuz kılar.. Benim deliliğum hastalık değil, aşktur, azıktur, rızıktur... Benim deliliğum, sâdece görüntüdur. İçimde, aklın tasavvur edemeyeceği berzâhlar vardur ey gidi Gocaman Dede..! Benim deliliğum, o küpun görünmez yuzleri gibidur.. Deliğum, kaderimdur, silahımdur. Hâlk bana bakunca, “Delidur, ne yapsa yeridur” der. Ama Hakk bana bakunca “Velîdir, ne yapsa yeridur” der. Sen Gocaman Dede! Unutma hasta olan sensun... Sen.....!!!
İçimde yankılanan bu sözlerle o akşam eve biraz düşünceli dönmüştüm. Kader bu ya, Köse Necmî’yle konuşmamızdan iki gün sonra anneannemi kaybettim.. Sonra acilen yurtdışına bir iş seyahatine çıktım... Dönünce ilk işim Köse Necmî Amca’yı aramak oldu. Ama duydum ki otoyolda kendisine bir araba çapmış ve Köse Necmî Amca da bu trafik kazasında ölmüştü...
Sordum, soruşturdum; ama herkes onun için sarhoştu, olacağı buydu zâten, diyordu. Onun dediği gibi “Delidir, ne yapsa yeridir” diyorlardı.. Ama sanırım bu söylenti, kaza yapan şoförü adlî takîpten kurtarmak için uydurulmuş bir manipülâsyondan başka bir şey değildi!
Heyhat! Köse Necmî’nin rüyâmı yorumladığı gibi, hem onu hem de anneannemi kaybetmiştim. Ben rüyâ içinde rüyâ görüyorken, Köse Necmî Amca dünyâ dediğimiz bu rüyâdan, daha doğrusu rüyâ içinde rüyâ görmekten azâde olduğu için, yâni salât−ı daîm neş’esiyle uyanıklardan olduğu için rüyâmı doğru yorumlamıştı.
Evet, Köse Necmî yoktu artık. Ama rüyâ içinde rüyâ görmenin ne menem bir sığlık olduğunu bilen birini bırakmıştı ardında. Yaşlandıkça onu daha iyi anlayabiliyorum...!”
Mehmet Hakan ALŞAN / NEO TERAPİ : İNSAN DEDİĞİN


