< Yitik mavi'deyim yer~gök arasında asılı.. - Blogcu





KÖSE NECMÎ (HİKÂYE)

 

“Evvel zamân içinde her köyün bir delisi varmış.. Bu rindâne deliler köylerin hem neş’e hem de ibret kaynağı olurlarmış.. Bâzen ağza alınmayacak sözleri ve galîz sövgüleri homurdanırlar, her şeyi uluorta söylerlermiş.. Bâzen de üç−beş gün ortadan kaybolurlar sonra yine âniden ortaya çıkarlarmış.. Kader bu ya, ben de çocukluğumda böylesine kalenderâne ve rindâne bir meczûb tanımıştım..

Köse Necmî derlerdi nâmına. Bir cep aynası vardı, hiç elinden düşürmezdi. Garip gelebilir ama, cenâzeleri pek severdi Köse Necmî Amca. O’na göre cenâzelerde kimse aynaya bakmak istemezdi, çünkü cenâzelerde hiç kimse kendi yüzüne maske takamazdı! Herkes doğal, acîz ve buruk bir yüzüyle deli –yâni onun gibi– gezinirdi ortalıklarda. Bu nedenle cenâzelerde ona benzediğimizi, hiçliği kavradığımızı ve yalnız olmadığını düşünürdü, Köse Necmî Amca. Hem, er−kişi cenâzelerini daha çok severdi Köse Necmî. Çünkü ölen kişinin elbiseleri ve ayakkabıları hep ona kalırdı. Gelenek bu ya, köyümüzün âdeti böyleydi...

Âdet olduğu üzre rahmetli babamdan arda kalan takım elbiseleri de ona vermiştik. Aylarca ne kadar da fiyakalı dolaşmıştı Köse Necmî Amca, hem çarşıda, hem pazarda hem de köyde… Karadenizlilere hâs rindâneliğiyle ve sevgili babamın mesleğine atıfla kendini hep Banka Müdürü olarak tanıtmış ve böylece sevgili babamın azîz hâtırasını yaşatmıştı. Sonra birden elbiseleri artık üstünde göremez oldumdu. Sebebini sordum, cevabı mantıklıydı. Böyle fiyakalı dolaştığı zamân sürekli iş teklifi alıyormuş ve de doğal olarak dilenemiyormuş! Hem bu yaştan sonra iş değiştirmeyi(!) pek doğru bulmadığını da söylemişti… Ama sevgili babamın elbiselerini artık bayramdan bayrama giyeceğini de ilâve etmişti.

Aslında bayramları bir başka olurdu Köse Necmî Amca. Şık giyimli ve traşlı olurdu yâni... Bayram tebrîklerini birinci sınıf bürokratlar gibi kabûl ederdi. Hem kendini, daimâ hep para karşılığında öptürürdü Köse Necmî Amca. Topladığı paraları ise yine çocuklara, yâni bize dağıtırdı.

Benim çocukluğumda, yâni 1985’li yıllarda ETİ PUF 2,5 lira (TL.) ve bir lahmacun 15 lira (TL.) idi. Biz çocuklara ise ikişer buçuk lira verirdi hep Köse Necmî Amca. Bu parayla da yemeğin üstüne tatlı niyetine eti−puf yememizi isterdi. Ama tek bir şartı vardı: kesinlikle “Besmele” çekmemizi öğütlerdi. Ben de bir bayram kendisine, eğer çekmezsek ne olur ki diye sormuştum! O da bana “ishâl” olursun demişti. Bu cevâbı üzerine o bayram arkadaşlarım benimle epeyce dalga geçmişlerdi.

Neyse sözü uzatmayalım, aradan yıllar geçti. Bir gün yolum yine köye doğru düşmüştü.. Hasretle inek bekleyerek çobanlık yaptığım otlakları gezdim. Sonra da komşuların patateslerini ve mısırlarını çalıp pişirdiğimiz taş ocakları veyâhut da tümsekleri oyup yaptığımız toprak fırınları aradı gözlerim. Hepsi yıkılıp gitmişti ama yine de kalıntıları dikkatli inceleyince, anımsayabiliyordum her şeyi.

Az daha ilerledim ve ırmak boyuna vardım ki, burada kazayla yaktığımız ağacı hatırladım. Çocukluk bu ya; ateşi gidip tam da ağacın altında yakmıştık! Çam ağacı da çıra gibi alev alıvermişti, hâliyle. Tabiî ki suçu Köse Necmî’nin üzerine atmıştık! Hattâ bir defâsında –çocukluk bu ya– pişirip yemek için bir gecede tam 6 tavuk çalmıştık. Mizâhi bir usûl ile güyâ haram yemekten kaçınmak için, hepimiz çaprazlama birbirimizin kümesine gidiyorduk, tavukları çalıyorduk. Daha sonra da toplanıp herkes sanki kendi evinden bir tavuk getirmiş gibi ganimeti pişirip yiyorduk.:)

Yine bir akşam çok üşümüştük. Köy camiîsinin kapısını kırıp içeri girmiş ve tavukları camiîde pişirip yemiştik. Bir sonraki gün ise suçu ya Köse Necmî’ye atıyorduk, ya da, bu numara bayatlamışsa bunun vahşi köpeklerin işi olduğuna ahâliyi inandırıyor, tüfekleri alıp güyâ vahşi köpek avına çıkıyorduk. Sonra ilk gördüğümüz zavallı bir salâna köpeği tüfekle vuruyor, köpeği vurduğumuz yere de yediğimiz tavukların tüylerini serpiştiriyor, böylece cinâyetler serisini örtbas ediyorduk.

Köse Necmî bütün bu oyunlarımıza hep şâhit olur ama aslâ bizi şikâyet etmezdi ve ele vermezdi. Hem beni de pek severdi Köse Necmî. Çünkü ben, bu cinâyet ve talan olaylarına sâdece stratejist olarak katılır ve sonra da ganîmeti pişirmekle meşgũl olurdum. Eee, tabiî Köse Necmî’nin payını da gönderirdik yâni..(!) Yemeğin ardından, yine topluca köyün en yüksek tepesinde gömülü olan eski bir şehit mezarına gider, ezberden “Yâsîn” suresini okur ve sonra da yaptıklarımızdan tövbe ederdik. Çocukluk işte ..!! Ne güzel günlerdi..

Bu düşünceler hayâlimde canlanırken çıplak sırt dediğimiz ufak tepeciğe varmıştım. Oradan az daha ileride soğuk kaynak suyuyla meşhûr olan Cevher Çeşmesi’ne vardım. Bu çeşmenin hemen yanı başında bir su kurnası vardı: ineklerimiz eve dönerken bu kurnadan su içerdi. Biz de çeşmenin işlemeli musluğundan eğilerek su içer, birbirimiz ya ıslatır ya da gıdıklardık. Hem çeşmenin duvarına kiremit taşıyla günlük işâret koyar ve boyumuzu ölçer, bir sonraki gün de ne kadar büyüdüğümüzü ölçmek için, boyumuzun uzunluğunu evvelki günün işâretleriyle karşılaştırırdık(!). Hepimiz hemen büyümek isterdik. Hattâ ben de –babam gibi– büyük adam olmak için,(tuhaf ama) yemek yerken, babam hangi tabaktan yemek yerse, ben de o tabaktan yemek yer ve böylece boyumun daha da hızlı uzayacağını sanırdım.

Bu düşüncelerle hemhâl olurken âniden Köse Necmî Amca karşıma çıkmıştı! Heyecânlanmış ve de korkmuştum. Sonra dayanamayıp gidip sarıldım. İhtiyarlamıştı, doğal olarak artık gözleri pek de iyi göremiyordu. İkircikli seslendim, benim dedim, “Gocaman Dede” derdin sen bana, Gaful kuşu derdin ya, benim işte...!! Müdürün oğlu, kısa boylu çelimsiz uşak.. Tanımadın mı ..? dedim.

Köse Necmî de şaşkın bir edâyla,

− Ula sen nerdesun? Ula gaful kuşi! Kendina başka gaful mi buldun yoksa? Beyuk memlegetlere gıdıp, beyuk adam mi oldun lan kereta..! Adam hiç köyüne gelmez mi..? dedi..

Mahcup olmuştum, “Köse Amca” dedim, “Sen buradasın ya, gözüm arkada değil; bu nedenle içim rahat”, dedim. Ama Köse Necmî bu, durur mu,..? Daha da celâllendi,

− Ula bağaa bak Gocaman Dede! Oyle fantezik konuşug dema bana.. Boğarım seni.. Hem de bağaa bakayim ne iş yabarsın o beyuk memlegetlerde..?

− Psikolojiyle uğraşıyorum, Danışmanlık,Psikologluk, Öğretmenlik falan işte...

− Ne yapaysın..!! Ne yapaysın..!!!??

− Psikolojik Danışmanlık yapıyorum işte! Rûhî problem çözüyorum yâni..

− Ne ...!! Sen mi...? Ula Gocaman, sen ne anlarsın o işlerden. Onbeş yaşına gadar altını ıslatırdın. Milletin tavuğunu çalardın.. Şimdi bu işler sağaa mi galdi lan gaful kuşi..!!!

− Ya, Köse Amca kırılıyorum ama...!!

− Damam.. damam.. Havle uçmadan, yanımda otur da iki çift laf edelim... De bağaa bakaym nasi yapaysin bu doktorluk işini...

− Dinliyorum insânları, rahatlamalarını başka bir bakış açısı yakalamalarını istiyorum, bâzen ilaç, bâzen ev ödevleri veriyorum, bâzen sohbet, bâzen yüzleştirme yapıyorum, bâzen sevdikleriyle sinemaya, pikniğe veyâ konsere gitmelerini öneriyorum! Bâzen de rüyâlarını yorumluyorum... Valla ne bilim yâni...! Değişiyor...işte..!

− Ula uşak şimdi sen rüyâ yorumcusu mi oldun..

− Eh işte.. Öyle de kabûl edebilirsin..

− Eeee, Hoca mi oldun yâni...? Cumâ namazlarını gıldırıy mısın bari..?

− Ya öyle Hoca değil Köse Amca.., Psikolog...!! Psikolog...!!!!

− Ne.. Püsügolog mi..? O da nedır...?

− Yavv Rûh Doktoru işte anlıcağın...

− Ne .. !!! Rûh mi..? Sümmehaşâ! Çarpulacuk vallâ! Ulan sipa! Rûh, Cenâbi kibriyâdan bir parçadır.. O’nun doktori olur mi.. Niye Allâh’ın işine karışıysınız... Ula gocaman, senin de cenâze namazın gılınmaz vallaa... Boyle yabarsanız gobaracaksınız kıyameti... Az kaldi zâten.. Başka iş mi bulamadın kendine..! Eşoğlueşek..!!!

− Ya Köse Amca... Bildiğin gibi değil... Rûh dediğim, kafa doktoru yâni..

− Ne..! Hav gadarcuk kafanlan kimın kafasını anlıcan sen.. Gelmicum senin de cenâzene vallaa. Hele de bağaa bakaym, peygamberin kimdır senin... İmansuz! Allâh bilir çoktan unutun ...!

− Yaw Köse Amca yapma ne olur.. Unutulur mu öyle şey? Hz. Muhammet işte..!

− Ne....!!! Habu gadarcuk mi bilduğunun hepsi yâni?

− Daha ne anlatmami istersin..?

− Ula uşak, o Nebi Muhammet, Allâhın bir numarali adamidur... Zâten senin gibilerin iltifâtina da tenezzül etmez.. Sus..! Sus.! Çarpılacan... Gâvur mu oldun ne..?

(Ben epeyce gülerek) “Çok şükür her şeyin değiştiği dünyâda bir tek sen değişmemişsin be Köse Amca..”, dedim. Köse Necmî cevâben:

− Külma... Külma... Senın gülmeların türki geliy bağaa... Uyanki dünyâda, cehennemde yanarken bakaym gene boyle gülece mısun..?

− Tamam .. Tamam.. Kızma Necmî Amca... Mâdem öyle, en iyisi ben sana bir rüyâmı anlatayım, ardından da yorumlayayım. Ardından sen de benim bu rüyâmı kendince yorumla.. Sonra, sen de bana kendi bir rüyânı anlat! Bu kez de ikimiz ayrı ayrı senin anlatacağın rüyânı yorumlayalım... O zamân belki yaptığım işi daha iyi anlayabilirsin..

− Eyi..!!! Olsun.... O zamân anlat bakaym bir rüyâ...!

− Necmî Amca, bu rüyâyı daha yakın zamânda gördüm... Rüyâmda, çocukluk zamânlarımdaydım.. Her tarafa lapa lapa kar yağıyordu, gözümün alabildiği her yer, sanki beyaz atlas kumaşla örtülü gibiydi... Tanıdıklarla kar topu oynuyorduk. Ben kartoplarını iyice sıkıştırıp sert hâle getiremiyordum. Bileklerim zayıftı. Ama arkadaşlarımın kartopları o kadar sert ve sıkıydı ki, bana isâbet edince çok acı duyuyordum...

− Anladım.. Pegi.! Yorumun nedır...

− Necmî Amca mâlumun, şimdi mevsim kış.. Rüyâyı görmeden bir gün önce çok üşümüştüm.. Bir taraftan da sâhilden görülebilen köyümüze bakıp orada olmayı temennî etmiş ve kartopu oynamayı hayâl etmiştim...Bu isteğim bilinç altını uyarmış olmalı ki, rüyâmda bunu yaşamış/yaşantılamış gibi haz alıp, bu özlemimi rüyâ âleminde giderdim.. Rüyâmda bileklerimin güçsüz olması ise, sende biliyorsun ki çocukken oldukça çelimsiz, cılız ve arkadaşlarıma nazaran hep güçsüz bir çocuktum. Bu duygu ezikliği, bu nedenden ötürü olsa gerek rüyâmda yine karşıma çıktı işte…

− Demek boyle düşünıysın..(Köse Nemcî Amca, bunu söylerken acı acı gülümsemişti). Ama bağaa galırsa çok yakında sevdiğin 1−2 insâni kaybedeceksun...! Benim bu rüyâdan anladığım bu...!! Cenabi Kibriya sağaa hem sabır hem da biraz akıl versun, eyi mi?.

− İyi ama Necmî Amca ne oldu yine yaaa..?

− Ula kuş kafali! Siz gendınızi akilli zannedın diye güyâ biz haburda delilik yapayruk, dilden dile dolaşup melametluk ile kınanayruk! Hem, habu köyün en akıllisi sendin güyâ! Lâkin sen beni da delilukte geçtin haa!.. Sâdece çüşşş deyrum sağa! Ha sen gıttın o gadar unıversiteler ogumuşsun, ha ben gıttım ineklerımı orada otlatmişum.. Ayni, valla...!

− Neyse Köse Amca konuyu dağıtmak istiyorsun anlaşılan, ama kaçış yok! Sen de kendi bir rüyânı anlat da birlikte yorumlayalım bakalım..

− Kime...!! Sağaaa mi..!! Ben senin rüyâlarıni dinlicak kadar deliyım ama sen benım rüyâlarımi dinlicak gadar akılli değilsin gaful kuşi..!

− Olsun bakalım.. Anlatmasan da önemli değil! Ben zâten senin hastalığını tahmîn edebiliyorum...

− Baaagg sennn..! Neymiş ki..?

− Hebefrenik Şizofreni...

− Ne..! Araba freni mi gibi bir şey midur o deduğun! Uy Allâh’um, ne hâllara kalduk. Bana bak gaful kuşi! Sen hâlden anlamazsun! Sen hey gidi Gocaman..! Hasta olan senin, sen! Habu konuşmalarımız rüyâ içinde rüyâdır da.! Daha ne rüyasi soraysun bağaa! Yaşaduklarumuz, uşakken yaptuklarunuz, senin işim dediğin güya rûh toktorluğu, kısacasi yaptuğun her şey; rüyâ içinde rüyâdur da! Bu sırrı anlayabilır mısun...? Haçan bu rüyâ içindeki rüyâyı bul da, o rüyânun yorumuni yap bakaym... Allâh’un god kafalisi!

Hem, şizofenik, mizofenik anlamam ben...! Hem rüyâ yorumlamak senin ne haddine? Bırakun da delilik bize kalsun yaaavv! Yaptığunuz iş akıl kârı değil? Şu âyeti hiç okumadin mi Mushaf’tan: “Allâhum, içimuzdeki beyinsuzlarun yüzundan bizi helak etma”, diye! Cenabi Kibriya boyle deyi ha! Ben demeyrum! Bırakun Allâh’un kullarina akıl vermeyi da, kendinuz biraz akıl edin ki, vehim nedur, evhâm nedur, ilim nedur, ilm−i ledûn nedur, ferâset nedur, mârifet nedur, kulluk nedur, nefsun hilyesi hurdasu nedur, mânâ nedur, ölmeden evvel ölmek nedur, dâim salât nedur? Haçan bunları bilun da, o zamân gonuşun bâri! İmânsuz kuş gafalilar!

− Tamam öyle olsun. Mâdem ki sen akıllısın ve biz de sapkın ve acınası delileriz; pekâlâ, senin yaptığın bu delilikler ve melânetler neyin nesi oluyor o zamân Necmî Amca..?

− Bak Gocaman oğul, Dünyâ bir küp gibidir, nasıl bagarsan bak, bir veyâ birkaç yüzü hep oyle güzli ve görünmez kalur.. Rüyâlar o görünmeyen yüzler hakkındaki vehimlerdur. Haçan o rüyâlar istiridye gibidir. Yâni derîn denizlerdedur.. Bu istiridyeleri, ancak göğnünde keskin bir biçak gibi ferâset olanlar açabilur ve içindeki mânâ incileruni çıkarabilurler. Benim deliliğim o keskin bıçak gibidir. Ben o deliliğumlan inciler toplarum. Onun için dünyâya ve içindekilere tamâh etmem.. Melânet deduğun şeyler, benum nezdumda melâmetluktur. Yâni o deliluklar, beni hâlkın nazarından, hasedinden, gıybetindan korur... O senun deliluk deduğun hâl, içimdeki ve zatımdaki sırları örtmek içun bir perdedur da! Çünküm, “Deliluk” beni hâlktan uzaklaştırır, Hakk’a yakınlaştırur.. Deliluk, beni hâlka minnetsuz ve borçsuz kılar.. Benim deliliğum hastalık değil, aşktur, azıktur, rızıktur... Benim deliliğum, sâdece görüntüdur. İçimde, aklın tasavvur edemeyeceği berzâhlar vardur ey gidi Gocaman Dede..! Benim deliliğum, o küpun görünmez yuzleri gibidur.. Deliğum, kaderimdur, silahımdur. Hâlk bana bakunca, “Delidur, ne yapsa yeridur” der. Ama Hakk bana bakunca “Velîdir, ne yapsa yeridur” der. Sen Gocaman Dede! Unutma hasta olan sensun... Sen.....!!!

İçimde yankılanan bu sözlerle o akşam eve biraz düşünceli dönmüştüm. Kader bu ya, Köse Necmî’yle konuşmamızdan iki gün sonra anneannemi kaybettim.. Sonra acilen yurtdışına bir iş seyahatine çıktım... Dönünce ilk işim Köse Necmî Amca’yı aramak oldu. Ama duydum ki otoyolda kendisine bir araba çapmış ve Köse Necmî Amca da bu trafik kazasında ölmüştü...

Sordum, soruşturdum; ama herkes onun için sarhoştu, olacağı buydu zâten, diyordu. Onun dediği gibi “Delidir, ne yapsa yeridir” diyorlardı.. Ama sanırım bu söylenti, kaza yapan şoförü adlî takîpten kurtarmak için uydurulmuş bir manipülâsyondan başka bir şey değildi!

Heyhat! Köse Necmî’nin rüyâmı yorumladığı gibi, hem onu hem de anneannemi kaybetmiştim. Ben rüyâ içinde rüyâ görüyorken, Köse Necmî Amca dünyâ dediğimiz bu rüyâdan, daha doğrusu rüyâ içinde rüyâ görmekten azâde olduğu için, yâni salât−ı daîm neş’esiyle uyanıklardan olduğu için rüyâmı doğru yorumlamıştı.

Evet, Köse Necmî yoktu artık. Ama rüyâ içinde rüyâ görmenin ne menem bir sığlık olduğunu bilen birini bırakmıştı ardında. Yaşlandıkça onu daha iyi anlayabiliyorum...!”

 

Mehmet Hakan ALŞAN / NEO TERAPİ : İNSAN DEDİĞİN

 

 

MATBU' YÂHÛD GARÎZÎ SİSTEMLER



OSHO :

 

İki olasılık var. İnsanlara yardım etmek için bir sistem kurabilirsin, insanlara yardım etmek için çoklu sistemler yaratabilirsin ya da insanlara yardım etmek için sistemleri yok edebilirsin. Yine, evet ve hayır. Yine kutupsal zıtlar. Ve iki şekilde de insanlara yardım edebilirsin.

Bodhidharma bir sistem yok ediciydi, Krishnamurti bir sistem yok ediciydi, tüm zen geleneği sistem yok edicidir. Mahavira, Muhammed, İsa, Gurdjieff büyük sistem kurucularıdır. Sorun şu dur ki, biz bu iki çelişkili şeyin aynı anda bulunabileceğini anlayamıyoruz. Biz ikisinden birinin doğru olabileceğini ama ikisinin birden doğru olamayacağını düşünüyoruz. Sistem kurucular haklıysa, o zaman zihinlerimiz sistem yok edicilerin haksız olması gerektiğini söyler. Ya da eğer sistem yok ediciler haklıysa, o zaman sistem kurucular yanılıyor olmalıdır. Hayır, ikisi de doğrudur.

 

Bir sistem demek, takip edilecek bir düzen, takip edebileceğin bir yol demektir. Böylece kuşku doğmaz, kararsızlık doğmaz ve sen mutlak iman ile takip edebilirsin. Şunu unutma: Bir sistem iman yaratmak için, güven yaratmak için kurulur. Her şey açıksa o zaman güven daha kolay gelir. Tüm soruların matematiksel olarak yanıtlanıyorsa, o zaman bir kuşkusuzluk durumuna gelirsin ve ilerleyebilirsin. Bu yüzden, bazen Mahavira senin saçma sorularını da yanıtlar. Bunlar boşuna sorulardır, anlamsızdır, ama o yanıtlar. Ve öyle bir şekilde yanıtlar ki, senin güven duymana yardımcı olur, çünki o güven niteliğine ihtiyaç vardır.

 

Biri bilinmeyene işlemeye çalıştığında, derin bir güvene ihtiyaç duyulur, aksi halde hareket etmek imkansız olur. Öyle tehlikeli olur ki korkarsın. Karanlıktır, yol açık değildir, her şey kaos içindedir ve her adım seni daha fazla güvensizliğe götürür. Bu yüzden sistem kurmaya ihtiyaç duyulur, böylece her şey planlanır: Cennet ve cehennem hakkında, nereden yola çıkacağın ve nereden geçeceğin hakkında her şeyi bilirsin. Her santimi haritalanmıştır. Bu sana bir güvenlik, her şeyin yolunda olduğu hissini verir. İnsanlar daha önce oradan geçmiştir ve bilinmeyen topraklarda ilerlememekte, bilinmeyende hareket etmemektesinizdir. Bir sistem biliniyormuş gibi görünmesini sağlar. Bu sana yardım etmek, sana destek olmak içindir. Ve eğer imanın varsa, o zaman hareket edecek enerjin de olur. Kuşkuluysan, enerjini dağıtırsın ve hareket etmek zor olur.

 

Sistem kurucular her türlü soruyu yanıtlamaya çalışmıştır ve düzgün, temiz bir harita yaratmışlardır. Elinde o harita varken her şeyin yolunda olduğunu hissedersin ve ilerleyebilirsin. Ama ben sana her sistemin yapay olduğunu söylüyorum. Her sistem yalnızca sana yardımcı olmak içindir. Doğru değildir. Hiçbir sistem doğru olamaz. Bir araçtır. Ama faydalı olur, çünki tüm kişiliğin öyle yalandır ki doğru olmayan araçlar bile yardımcı olur. Sen yalanlar içinde yaşıyorsun ve doğruyu anlayamıyorsun. Bi sistem, daha az yalan demektir ve sonra daha az yalan ve sonra, yavaş yavaş doğruya yaklaşır, yaklaşırsın. Doğru sana göründüğünde sistem anlamsız olur, geride kalır.

 

Sariputta aydınlandığında, nihai hedefe geldiğinde, o noktadan geriye baktı ve tüm sistemin kaybolduğunu gördü. Her ne öğretilmişse orada değildi. Bu yüzden Buda’ ya şöyle dedi: “Bana öğretilen tüm sistem kayboldu.” Buda ona dedi ki: “Sessiz ol, diğerlerine söyleme! Kayboldu, kaybolmak zorundaydı, çünki zaten orada değildi, yapmacıktı... Ama senin bu noktaya gelmene yardım etti. Henüz gelmemiş olanlara söyleme, çünki gittikleri yerde bilgi olmadığını görürlerse düşerler. Korunmadan bilinmeyene gidemezler, yalnız başlarına gidemezler.”  Bu pek çok defa olmuştur. Benim deneyimim olmuştur, insanlar bana gelir ve der ki: “Artık meditasyon derine gidiyor, ama biz korkuyouz.” Ve nihai bir duygu gelecektir, bir ‘ölme’ korkusu yaşayacaksın, sanki ölüm yaklaşıyormuş gibi. Meditasyon zirvesine geldiğinde ölüm gibidir. Onlara “Endişelenme, ben yanındayım.” diyorum. O zaman iyi hissediyorlar. Ben orada olamam.. İmkânsız! Kimse orada olamaz. Bu doğru değil. Kimse orada olamaz, yalnız olacaksın. O nokta, mutlak yalnızlık noktası. Ama ben “Ben orada olacağım, sen endişelenme, yoluna git,” dediğimde kendilerini iyi hissediyorlar ve ilerliyorlar. Ben “Yalnız olacaksın ve orada kimse olmayacak,” desem gerilerler. Kokunun olacağı nokta gelmiştir. Uçurum oradadır ve düşeceklerdir.. Onların düşmesine yardımcı olmalıyım. Bu yüzden ben, ben buradaydım, atla diyorum. Ve onlar atlıyorlar! Atladıktan sonra orada kimse olmadığını anlıyorlar, ama artık her şey bitmiş oluyor. Geri dönemezler. Bu bir araç. Tüm sistemler yardım etmek için araçtırlar: Kuşkularla dolu insanlara yardım etmek için, güvensiz insanlara yardımcı olmak için. İnsanların korkusuzca bilinmeyen ilerlemesi için yardımcı olmak için., kendilerine güvenmeyen insanlara yardımcı olmak için. Buda gerçeği, ‘İşe yarayan’ olarak tanımlar. Bir yalan işe yarıyorsa, doğrudur. Ve bir doğru işe yaramıyorsa sahtedir.

 

Pek çok sistem vardır ve her sistem yardımcı olur. Ama her sistem herkese yardım edemez. İşte bu yüzden eski dinler bir insanın yeni bir dine döndürülemeyeceğini, çünkü zihnin bir süre sonra sisteme koşullansa, değiştirebilse bile, derinlerde asla değişmeyeceğini ve sistemin senin için asla faydalı olmayacağını söyler. Bir Hindu Hıristiyan olabilir, bir Hıristiyan Hindu olabilir, ama yedi yaşından sonra zihin hemen hemen sabittir, koşullanmıştır. Bu yüzden bir Hindu Hıristiyan olursa, derinlerde Hindu olarak kalır ve Hıristiyan sistemi ona yardımcı olamaz. Ve o işe yarayabilecek kendi sistemi ile bağlantısını da koparmıştır.

Hindular ve Yahudiler hep din değiştirmeye karşı olmuştur. Yalnızca din değiştirmeye değil.. Biri gönüllü olarak onların dinine girmek isterse direnirler. “Hayır, sen kendi yolunu takip et.” derler. Çünkü bir sistem büyük, bilinçsiz bir olgudur; bilinçaltının derinlerinde olmalıdır, ancak o zaman faydalı olur. Aksi halde yardımcı olamaz ve yapay bir şey olur. Tıpkı dil gibidir. Hiçbir dili anadilini konuştuğun gibi konuşamazsın, imkânsızdır.  Bu konuda hiçbir şey yapılamaz. Başka birinin dilinde ne kadar iyi olursan ol, yüzeysel olarak kalır. Derinlerde, anadilin onu etkilemeye devam eder. Düşlerin anadilinde olur; bilinçalı orijinal dilde işler. Üzerine herhangi bir şey dayatılabilir, ama yerine bir başkası getirilemez.

Din sistemleri tıpkı dil gibidir, dildirler. Ama derinlere işlerse yardımcı olurlar, çünkü sen kendine güvenirsin. Sistem önemsizdir, ama kendine güven önemlidir. Güvenli hissedersin, Bu yüzden daha emin adımlar atarsın.. Nereye gittiğini biliyorsundur. Ve bu biliş faydalı olur. Ama sistem yok ediciler de vardır ve onlar da yardımcı olur. Ritmik bir döngü vardır, tıpkı gece gündüz gibi.. Gece yine gelir, gündüz yine gelir. Yardımcı olurlar. Çünkü zaman zaman öyle olur ki, çok fazla sistem olduğundan insanların kafası karışır ve haritalarla hareket etmek yerine, haritalar çok ağırlaştığından onları taşımazlar. Hep olur.

Örneğin, bir gelenek, çok eski bir gelenek yardımcı olur, çünkü eski olduğu için güven verir. Ama eski olduğu için aynı zamanda ağırdır, ölü bir ağırlığa dönüşmüştür. Bu yüzden senin hareket etmene yardımcı olmaz, aksine, onun yüzünden yerinden kıpırdayamazsın. Yükünü atman gerekir. Bu yüzden zihnindeki sistemi yok edecek ve hareket etmene yardımcı olacak sistem yok ediciler vardır. İkisi de yardım ederler, ama duruma bağlıdır. Çağa bağlıdır, yardım edilecek insana bağlıdır.

 

Bu çağda sistemler çok ağır ve karmaşık olmuştur. Pek çok sebepten dolayı asıl nokta kaçırılmıştır. Önceden her sistem kendi dünyasında yaşıyordu: Bir Cayna (Cayna: Kurucusu Mahavira olan M.Ö 599-527 Hindistan’ daki dört büyük dinden biridir. Caynacılık, Janizm), Cayna olarak doğuyordu., Cayna olarak yaşıyordu, Cayna olarak ölüyordu. Hindu yazmalarını incelemiyordu, yasaktı. Camiye yada kiliseye gitmiyordu, günahtı. Kendi sisteminin duvarları dahilinde yaşıyordu. Zihnine yabancı hiçbir şey girmiyordu, bu yüzden kargaşa yoktu.

Ama bütün bunlar yok oldu ve herkes başka her şeyi tanıdı. Hindular Kur’an okuyor, Müslümanlar Gita’ yı okuyor. Hırıstiyanlar Doğu’ ya, Doğu Batı’ ya gidiyor. Her şey karıştı.

 Sistemden kaynaklanan güven artık yok. Zihnine her şey girdi ve her şey birbirine karıştı. İsa orada yalnız dğil, Krishna da girdi, Muhammed de girdi. Ve içinde birbirleri ile çelişiyorlar.

 

Artık hiçbir şey kesin değil.

İncil bunu söylüyor., Gita tam tersini söylüyor. Muhammed bunu söylüyor, Mahavira tam tersini söylüyor. Çelişiyorlar. Sen artık hiçbir yerde değilsin. Hiçbir yere ait değilsin, kafan karışmış şekilde oracıkta duruyorsun. Batı’ da Krishnamurti’ nin cazip gelmesinin sebebi budur. Doğu’ ya fazla cazip gelmez, çünkü Doğu henüz Batı kadar kafası karışmış değildir, çünkü doğu halâ diğerler kadar eğitimli değildir. Batı diğerlerini bilmeye saplantılı olmuştur. Çok şey bilirler. Artık hiçbir sistem gerçek değildir, her şeyin yapmacık olduğun bilmektedirler ve bir kez bunu bilince, o şey işe yaramaz. ,

Bir sisteme inanabilirsen, iyidir; hiçbir sisteme inanamıyorsan, o zaman hepsini bırak. O zaman tamamen temiz, yüksüz ol. Ama bu iki seçeneğin arasında kalma. Ve herkes ortada kalmış gibi görünmektedir. Bazen sağa gidersin, bazen sola gidersin, sonra yine sağa sonra yine sola gidersin.. Tıpkı bir saatin sarkacı gibi. Bir yandan o yana, o yandan bu yana gidersin. Bu hareket sana ilerliyormuşsun gibi gelebilir. Hiçbir yere ilerlemiyorsun. Her adım bir başka adımı iptal ediyor, çünkü sağa, sonra sola gittiğinde kendi kendine çelişirsin. Sonunda kafan karışır, şaşırırsın, kaosa düşersin. Ya yükünü tamamen at.. Bu faydalı olur. Temiz, masum, çocuksu olursun ve uçabilirsin.. Ya da eğer bu anlayış sana tehlikeli geliyorsa, yükünü tamamen atmaktan korkuyorsan, seni bir boşluğa götüreceği için, o zaman bir sistem seç. Ama her şeyin aynı olduğunu söyleyen çok kişi vardır. . Kur’an aynı şeyi söyler, İncil aynı şeyi söyler, Gita aynı şeyi söyler, mesajları aynıdır. Bu insanlar büyük kafa karıştırıcılardır. Kur’ an, İncil, Gita hepsi aynı şeyi söylemez, onlar sistemlerdir. Açık ve net sistemler. Farklı. Yalnızca farklı da değil, zaman zaman çelişkili, zıt.

Ama benim önerim şu: Her zaman bir ustayla, bir sistemler, bir teknikle başla, çünkü iki şekilde de iyidir bu. Eğer bu şekilde erişebiliyorsan iyidir; bu şekilde erişemiyorsan, her şey boşuna olur ve bırakıp yalnız başına ilerleyebilirsin. O zaman ustaya ihtiyaç duymadığını Krishnamurti’nin sana söylemesine gerek kalmaz, sen bilirsin. O zaman yazmalarını atmanı, yakmanı söyleyecek Zen öğreticisine ihtiyacın olmaz, zaten yakmış olursun.

Yani bir ustayla, bir sistemle ilerlemek iyidir.. Ama içten ol. İçte ol dediğimde, bir ustayla yapabileceğin her şeyi yapmanı, böylece bir şey olacaksa olmasına izin vermeni kastediyorum. Hiçbir şey olmazsa, o zaman senin için doğru yolun bu olmadığına karar verirsin ve yalnız başına hareket edersin.

***

HER BENLİK OL

Her kişinin bilincini kendi bilincin gibi hisset. Böylece, kendinle ilgilenmeyi bırak ve her benlik ol.

Biz hep kendi benliğimiz ile ilgileniriz. Aşıkken bile, kendimizle ilgileniriz, işte bu yüzden aşk acı olur. Cennet de olabilir, ama cehennem olur, çünkü aşıklar bile kendi benlikleri ile ilgilenir. Diğeri sana mutluluk verdiği için sevilir, diğeri sen onunlayken kendini iyi hissettiğin için sevilir, ama yine de diğeri başlı başına bir değer olduğu için sevilmez. Değer senin aldığın zevkten kaynaklanır. Sen hoşnut olursun, bir şekilde tatmin olursun, işte bu yüzden diğeri önem kazanır. Bu da diğerini kullanmaktır. İnsanın kendini düşünmesi demek, diğerini istismar etmek demektir. Ve dini bilinç ancak kendini düşünmek kaybolduğu zaman var olabilir, çünkü o zaman istismar edici olmazsın. Varoluşla ilişkin bir olur, sömürü olmaz, yalnız paylaşım, yalnızca mutluluk olur. Kullanmıyor, kullanılmıyor olursun. Yalnızca varlığın kutlanması olur.

Derin aşkta, iki kişi iki ayrı varlık olarak kalmaz. İkisi arasında bir şey var olur ve onlar yalnızca iki kutup olurlar. İkisi arasında bir şey akmaktadır. Bu akış var olduğunda kendini mutlu hissedersin. Eğer aşk bu mutluluğu veriyorsa, ancak şu sebepten verir; İki kişi, tek bir an için, egolarını kaybeder.. ‘diğeri’ kaybolur ve tek bir an için birlik var olur. Bu olursa, esriktir, mutluluk vericidir, cennete girmişsindir. Tek bir an sonunda dönüşebilirsin.

Bu teknik, bunu her kişi ile yapabileceğini söyler. Aşkta bir kişi ile yapabilirsin, ama meditasyonda her kişi ile yapman gerekir.

***

Hamişim:

Dalaşmak,

sataşmak ihkakınız mahfuzdur..

Ruh-i hayâli mevcudiyetiniz râz-âmîz kalmayadursun

bu nümâyiş-gâh kubbede.. 

Granada’ya sıkmak mı?

Bu ne tahvîf bir gamm-fezâdır..

 

HANDMADE DETAILS



O' NU SINAMAK VE.. PO

 


O, İsa’ yı yasal bir tartışmaya çekmek istedi. İsa’ nın hayatında, sevginin doruklarından yasanın karanlık vadilerine inmesi için sınandığı pek çok durum olmuştur. Ve onu sınamaya çalışan insanlar son derece kurnazdı. Soruları o şekilde ki şayet o bütünüyle ermiş bir kişi olmasaydı, mağdur düşmüş olabilirdi. Mantıkta “ikilem” denen şeyi verdiler: Cevabın ne olursa olsun, tuzağa düşeceksin. Eğer bunu dersen tuzağa düşeceksin. Meşhur hikayeyi duymuşsundur. Nehrin kenarında oturuyordu; kalabalık toplanmıştı, bir kadın getirdiler. O’na bu kadının günah işlediğini söylediler: “Ne diyorsun” diyerek onu sınadılar çünkü eski kutsal metinlerde bir kadın günah işlerse, taşlanarak ölmesi gereklidir. Şimdi İsa’ ya iki alternatif veriyorlar. Şayet kutsal metinlere uyacak olursa, o zaman “Senin sevgi ve şefkât kavramın nereye gitti? Onu affedemez misin? Yani tüm sevgi konuşmaları sadece lâf mı?” diye soracaklardır. O zaman yakalanacaktır. Yahut “Onu affedin” derse; “O halde sen kutsal metinlere karşısın. Ve sen insanlara ‘Ben kutsal metinleri yerine getirmek için geldim, yok etmeye değil’ diyorsun” diyeceklerdir. Bu bir ikilemdir; şimdi bunlar varolan yegâne iki alternatiftir.

Ancak yasal zihin, kendisinin sadece zıtlıklar ile düşünebilmesi nedeniyle bilemeyeceği, sevgi insanına ait üçüncü bir alternatifin olduğunun farkında değildir. Yani zihin içinde sadece iki alternatif mevcuttur; evet ya da hayır. O, Bono’ nun “PO” dediği üçüncü alternatifi bilmez; evet, hayır ve üçüncü alternatif de po’dur. O ne evettir ne de hayır.; o tamamen farklıdır. İsa dünyada po diyen ilk kişidir. O bu terimi kullanmadı, terim Bono tarafından icat edildi; fakât o po dedi, aslında o bunu yaptı. O, kalabalıktaki insanlara, “Sadece aranızda hiç günah işlememişve asla işlemeyi aklından geçirmemiş olanlar öne çıksın. Elinize taş alıp bu kadını öldürmelisiniz” dedi. Şimdi, günah işlememiş ya da işlemeyi düşünmemiş tek bir kimse dahi yoktu.

Günah işlememiş insanlar olabilirdi ama onlar sürekli olarak günah işlemeyi düşünüyor olmalılardı. Aslında, onu düşünmeleri kaçınılmazdı. Günah işleyen insanlar onu daha az düşünürler. İşlemeyenler sürekli olarak onu düşünüp fantezi kurarlar. Ve varlığının en derindeki özünde düşünmenin yahut eylemde bulunmanın bir farkı yoktur.

Yavaş yavaş kalabalık kaybolmaya başladı. Ön tarafta duran insanlar geriye doğru kaybolup gittiler; toplumdaki yasa uzmanları, şehrin ileri gelen vatandaşları kaybolmaya başladı. Bu adam üçüncü bir alternatif kullandı. Evet demedi, hayır demedi. “Evet, kadını öldürün ama sadece hiç günah işlememiş yahut işlemeyi aklından geçirmemiş olanlarınız öldürülmeli” dedi. Kalabalık kayboldu ve İsa kadınla yalnız kaldı; kadın ayaklarına kapandı ve “Ben gerçekten günah işledim, ben kötü bir kadınım. Beni cezalandırabilirsiniz” dedi.

İsa, “Ben kimim de yargılayayım? Bu seninle senin Tanrı’n arasındadır. Bu seninle varoluş arasındadır. Ben kimim ki araya gireyim? Eğer bunun yanlış olduğunu fark ettiysen, bir daha yapmazsın” dedi. Bunun gibi durumlar sürekli tekrar etti. İnsanları tüm çabası İsa’ yı yasal zihnin başarılı olabileceği bir tartışmaya çekmekti. Yasal zihinle tartışamazsın; şayet tartışırsan yenilgiye uğrayacaksındır çünkü tartışmada yasal zihin çok iyi işler. Hangi pozisyonu alırsan al fark etmez; yenileceksin..

İsa yenilmez çünkü asla tartışmamıştır. Bu onun sevgiye erişmiş olduğunun işaretlerinden, göstergelerinden biridir.

 

Hindistan’ da sürüp giden bir tartışmadır bu: Hangisi temeldir; şiddetsizlik mi hakikat mi?

Eğer hakikat ve şiddetsizlik arasında bir seçim yapmak zorunda olduğun bir durumdaysan ‘doğruyu söylersen şiddet olacak ve eğer gerçeği söylemezsen şiddetten kaçınılabilecek’  ne yapacaksın? Doğruyu söyleyip şiddetin devreye girmesine yardım mı edeceksin?

 

Örneğin bir yol ayırımında duruyorsun ve bir grup polis geliyor. Sana “Buradan geçen bir adam gördün mü? Yakalanıp öldürülmesi gerekiyor, hapishaneden kaçtı. Ölüm cezasından hükümlü” diye sorarsa. Sen adamı görmüştün. Evet deyip doğruyu söylersin ama o zaman bu adamın ölümünden sen sorumlu olacaksın. Onu görmediğini söyleyebilirsin yahut polise yanlış yönü bile gösterebilirsin; o zaman bu adam kurtulacaktır. Sen şiddetten uzak kaldın ama yalancı oldun. Ne yapacaksın? Seçmek imkânsız gibi gelir, neredeyse imkânsızdır..

 

OSHO’ nun “SEVGİ” adlı kitabından  “EYLEME GEÇMİŞ SEVGİ” konu başlıklı yazısından kısmen alınmıştır. Okuyan şahsın, bil’hassa üstad’ın  kişisel görüşünü alabilmek ümidi ile..

 

Hamişim:

Hangi yasa daha temeldir burada veya hiç biri değil ise üçüncü alternatif olan po nedir?

 

 

Kavramsallaştırma (Conceptualization) Karşıtları


İnsan davranışlarının doğuştan verilmiş bir tür metafizik görevler olduğunu sorgulamadan kabul edenler, insanın kesinliği elde edemeyeceğini ve realitenin kavramayacağını öne sürerler. Bu durum kavramsallaştırma karşıtı zihniyetin tipik bir örneğidir.
Bu zihniyetin ana niteliği kavramsallaştırma işleminde, temel ilkelere ilişkin bir pasifliktir. Bu, gelişmenin belli bir noktasında yeterince bilgili olduğuna ve daha fazlasına ihtiyacı olmadığına karar veren bir zihniyettir. Bu zihniyet neyi " yeterli " kabul eder? Onun arka planındaki kolayca bildiği, doğrudan algılanabilen somut şeyleri. " tecrübedeki ampirik öğeyi."
Bu somutlukları anlamak ve onlarla uğraşmak için bir insanın belli bir derecede kavramsal gelişmeye sahip olması gerekir. Bunu bir hayvanın beyni gerçekleştiremez. Kavramsallaştırma karşıtı zihniyet, soyutlamaların ilk seviyesinde, asıl olarak fiziksel nesneleri içeren algılanabilen materyali tanıyan ilk seviyede durur ve bir sonraki çok önemli aşama olan, tamamen iradeye dayalı olan aşamaya, yani taklitle öğrenilemeyen daha üst seviyedeki soyutlamalardan soyutlamalara varma aşamasına girmeyi istemez. "Dünya veya Kainat" kavramlarını veya bunlara ait olayların "skandallar" olmadığı gerçeğini kavrayamaz. Böyle bir akıl ancak, bir "köyün veya bir şehrin" ya da bir ülkenin skandallarını(ikinci elden) kavrayabilir.

Kavramsallaştırma karşıtı zihniyet çoğu şeyi indirgenemez gerçekler olarak alır ve onları " geçerliliği kendinden gerçekler " olarak kabul eder. Kavramları (ezberlenmiş) algılamalarmış gibi görür; soyutlukları algılanan somut şeyler olarak görür. Böyle bir zihniyet için her şey verilidir.: zamanın akışı, dört mevsim, evlilik kurumu, hava çocukların meydana gelmesi, bir sel taşkını, bir yangın, bir deprem, bir devrim ve bir kitap, bunlar aynı düzeydeki olaylardır. Metafizik eseri olan la, insan yapımı olan şeyler arasındaki fark bu zihniyet için sadece bilinmemekle kalmaz, iletişimi de mümkün değildir.

Bir insan aklını harekete geçiren iki temel soru " Niçin ve Ne için? ", kavramsallaştırma karşıtı bir zihniyete yabancı olan şeylerdir.
Bu sorulara klasik cevaplardan öte bir cevap getiremezler:" Hayat böyledir " veya " Öyle kabul edilir " gibi.
" Kimin hayatı? " veya " Kimin tarafından yapılması gerekir? " sorularınıza cevap yoktur.

"Neden?"e olan ilginin eksikliği nedensellik kavramını ortadan kaldırır ve geçmişi silip atar. "Ne için?" e olan ilginin olmayışı uzun vadeli amacı ortadan kaldırır ve geleceği kesip atar. Bu nedenle kavramsallaştırma karşıtı bir zihniyet için sadece " bugün" tamamen gerçektir. Geçmişe ait kırıntılar rasgele olay kırıntıları gibi, anlamı ve amacı olmayan küçük bir hatıra konuşması gibi durmaktadır. Fakat gelecek bir boşluktur; gelecek algısal olarak anlaşılamaz. Bu nedenle kimisi, " Geçmişin sözde bilgeliğinde huzur arayarak bilinmeyen geleceğin dehşetinden" kaçar, kimisi de " Anlaşılır olmayan geçmişin dehşetinden çığlık atarak bilinmeyen bir geleceğe" kaçar. Yani ikisi de şimdiki zamanda yaşayamaz, çünkü insan ömrü tek birleştiricisi kendi "kavrama" melekesi olan bir süreklilik arz eder.

Kavramsallaştırma karşıtı bir kişinin aklında, bütünleştirme sürecinin yerini, bir araya getirme süreci almıştır. İnsanın bilinçaltının depoladığı ve otomatikleştirdiği fikirler değil, fakat bir takım somut şeylerin, rasgele gerçeklerin ve tanımlanmamış duyguların tasnif edilmeden yığılmış zihin dosyaları halindeki belirsiz birikimdir. Bu belli bir seviyeye kadar iş görür ve burada tüm dosyalama sisteminde araştırma yapılması asla gerekmez. Bu gibi sınırlar içinde kişi, -zamanını sebepleri inceleme zahmetine girmeden sonuçları analiz etmeye harcamış olan bir felsefe profesörü gibi- aktif olabilir ve çok çalışmaya istekli olabilir.
Bu zihniyetteki bir kişi, nereden ve nasıl aldığını hatırlamaksızın, bazı soyut fikirleri benimseyebilir veya bazı entelektüel inanışlara sahip olduğunu ifade edebilir. Fakat birisi ona belli bir fikir hakkında ne kastettiğini sorarsa, cevap veremeyecektir. Eğer birisi ona inandığı şeylerin sebeplerini sorarsa, inandığı şeylerin rüzgarla savrulan kırılgan bir yaprak olduğunu anlayacak ve sormayı aklına asla getirmediği soruların ne kadar fazla olduğu gerçeğiyle sarsılacaktır.

EPİSTEMOLOJİ (BİLGİ TEORİSİ)
Epistemoloji, bilgi elde etmenin ve bilgilerin doğruluğunu tahkik etmenin yöntemlerini araştıran felsefe dalıdır.
Ne(yi) biliyorum? Nasıl biliyorum? Epistemolojinin konusu, bu meseledir. Felsefenin diğer bütün dalları, bu meseleye bağlıdır; çünkü, nasıl bildiğimizi bilmeksizin, neyi kesin olarak bildiğimizi söyleyemeyiz. Bir şeyi kesin olarak bilmek yeteneğinden yoksun olmak: akıl yürütme, seçme ve davranma kapasitesinden yoksun olmak demektir. İşte; epistemoloji, "Nasıl?" sorusuna cevap vererek, "Ne?" sorusuna cevap veren özel bilimleri mümkün kılar.
İnsan, ne Alim-i Mutlak, ne de yanılmazdır. (Alim-i Mutlak: herşeyi bildiği varsayılan ilahi varlık.) Öyle olsaydı, epistemolojiye (bilgi teorisine) gerek olmazdı. Yani; insan bilgisi, otomatikman kazanılabilse, doğruluğu otomatikman kesin olabilse, içeriği otomatikman tam olabilse; bilgilenme yöntemlerinin keşfi diye bir zaruret olmazdı. Oysa, insan tabiatı böyle değildir. Algılama yeteneği otomatiktir; fakat, bu yetenek, hayatta insanca varkalmak için yetersizdir. Algılama düzeyinin ötesinde; insan bilinci, iradidir: bilgiyi, gayret göstererek edinir (gayret göstermezse edinmez); bilgiyi, doğru yürütmeyi öğrendiği bir akıl süreciyle elde eder (doğru yürütmeyi öğrenmemişse elde etmez). Tabiat, insana, zihni etkinlik konusunda hiçbir garanti vermez; insan, hata yapmaya, görmezden gelmeye, realite hakkındaki bilgisinde psikolojik tahrifat yapmaya muktedirdir. İnsan; doğuştan sahip olmadığı, tabiatınca kendisine otomatikman verilmiş olmayan bir bilgilenme yöntemini, kendisi keşfetmek zorundadır; yani, akli yeteneğini nasıl kullanacağını, muhakemesiyle vardığı sonuçların doğruluğunu nasıl tahkik edeceğini, hakikati yalandan nasıl ayırt edeceğini, neyi bilgi olarak kabul edebileceği kriterini nasıl tesbit edeceğini, kendisi keşfetmelidir. Yani, insan, bilgi dediği şeyi keşfetmek ve bu bilgilerin realiteye tekabül ettiğini isbat etmek zorundadır. Burada bazı sorular ortaya çıkmaktadır:
İnsan; bilgiyi, bir akıl süreciyle mi elde eder; yoksa, tabiat-üstü bir kuvvet, bilgiyi, ona, ani bir vahiyle mi bahşeder?
Akıl, insan duyularının sağladığı malzemeyi teşhis edip (kimliklendirip) bütünleştiren bir yetenek midir; yoksa, daha doğmadan önce insan zihnine ekilmiş fıtri (tabiattan, doğuştan) fikirlerle dolu bir depo mudur?
Akıl, realiteyi kavramakta tamamen yeterli midir; yoksa, insan, akıldan daha üstün herhangi bir kavrama yeteneğine mi sahiptir?
İnsan, bildiklerinden emin olabilir mi; yoksa, sürekli bir şüphe içinde bulunmaya mı mahkumdur?
Bu sorulara verilecek cevapların niteliği; bir insanın, kendine güven derecesini -dolayısiyle, realiteyle alışverişte bulunma işindeki başarısını- belirler. Rasyonel bir insan, bu soru setlerinden sadece birincilere olumlu cevap verecek ve neden böyle cevap verdiğini bilecektir. Epistemolojinin temel konusu, bu bölümde incelenecek olan kavramlardır. Epistemolojinin alanında olan önermeler ve lisan konuları, gerektiğinde değinilmiş olmakla birlikte, esasen epistemolojiye giriş mahiyetinde olan bu bölümün kapsamı dışında bırakılmıştır.
 

 

Bu tip psiko-epistemoloji, düşüncenin hiçbir kısmına itiraz edilmediği sürece devam edecektir. Fakat karşı çıkıldığına kıyamet kopar, çünkü bu durumda tehdit edilen şey belli bir fikir değil, o aklın tümüdür.. Kopan kıyamet korkudan, içerlemeye, ısrarlı göz ardı etmeye, düşmanca tutuma, paniğe, kötülüğe ve nefrete kadar değişiklik gösterebilmektedir.

Somut şeylere bağlı olan, kavramsallaştırma karşıtı zihniyet sadece aynı tip "sınırlı" dünya tarafından aynı şekilde somut şeylere bağlı insanlarla uğraşabilir. Bu zihniyet için bu durum, insanların soyut prensiplerle uğraşmak zorunda olmadıkları bir dünya ifade etmektedir: Çünkü orada, eleştirilmeksizin kesin olarak kabullenilen ezberlenmiş davranış kuralları, prensiplerin yerine konmuştur. Böyle bir dünyada yaşayanların "sonlu" olan şey onun kapsamı değil, fakat dünyada yaşayanların ihtiyaç duyduğu zihinsel çabanın derecesidir. Onlar "sonlu" dediklerinde "algısal" demek isterler.

Bu zihniyetteki insanlar, kendi kurallarının sınırları içinde faaliyet göstermekte özgürdürler, yani sonuçları konusunda endişelenmeden sonuçlara ve "olgulara" teorinin "soyutluğu" tarafından zorlaştırılmamış münferit olaylar olarak yaklaşmakta ve dolayısıyla kendilerini emniyette hissetmekte özgürdürler. Neye karşı emniyette?Bilinçli olarak cevap verirler: "Yabancılara karşı." Aslında cevap şudur: Temel ilkelerle uğraşma gereksinimine karşı emniyette...

Bir kavramsallaştırma karşıtı kişinin her şeyden daha fazla korktuğu şey felsefenin esaslarıdır(özellikle de etiğin esasları). Onları anlamak ve uygulamak uzun bir kavramsal zincir gerektirir fakat o, beynini bu zincirin ilk halkalarından sonraki halkalarına ulaşabilme yeteneğinden mahrum bırakmıştır. Eğer onun sahip olduğunu söylediği inançlara karşı çıkılırsa, bilincinin bir sis içinde kaybolduğunu hisseder. Bu yüzden yabancılardan korkar. Yabancılar" kelimesi ona köyünün, kasabasının veya çetesinin sınırları ötesindeki, onun "kurallarıyla" yaşamayan tüm insanların dünyası anlamına gelir. Yabancıların kendisi için neden ölümcül bir tehdit olduğunu ve neden içini çaresiz dehşet duygularıyla doldurduklarını bilmez. Tehdit varlıklarla ilgili değildir, psiko-epistemolojiktir: Bunlarla başa çıkmak, onun kendi "kurallarının" üstüne çıkmasını, soyut prensipler seviyesine çıkmasını gerektirir. O ise, buna kalkışmaktansa ölmeyi tercih eder.

"Yabancılara karşı korunma" onun ait olduğu gruba bağlanmaktan -aynen bir sürü hayvanı gibi- beklediği faydadır. Karşılığında, grubunun ondan istediği şey, grubun kurallarına itaattir. Ve o bunlara uymaya dünden razıdır: Çünkü bu kurallar onu soyut düşüncenin dehşetinden "koruyan şeydir." Bu kurallar kim tarafından konmuştur? Teoride, gelenekler tarafından. Aslında, hasbelkader o grubun liderleri olmuş kişiler tarafından; o kişinin zihninde ise bu kurallar onun bilmek zorunda o0lmadığı sırları bilenler tarafından konulmuştur.

Dolaysıyla, böyle bir insanın varlığını sürdürmesi, fikirlerin yerine "insanların" konmasına ve insan yapımı olanın metafiziksel olanın üstünde tutulmasına bağlıdır. Metafiziksel konular onun kavramasının ötesindedir, fakat insan yapımı kurallar onu psikolojik ve varoluşsal olarak bilinmeyenlerden koruyan mutlaklardır. Eğer başı derde girerse, grup onu kurtarmaya gelir; kişi grubun yardımını kazanmak zorunda değildir, bu yardım ona otomatikman verilir. Bu onun kendi faziletlerinin, kusurlarının veya hatalarının güvenilmez lütfunun değil, onun gruba ait olması gerçeğinin sonucudur.

Akılcı olanların ahlaki olduğu prensibinin bir örneği, kavramsal düşünce karşıtlarının büyük ölçüde ahlak karşıtı da olmalarıdır. Böyle grupların hepsinin temel düsturu, başka her türlü kuralın üstünde tuttukları "gruba sadakattir." Fikirlere değil, fakat insanlara; grubun az olan ve genelde törensel olan inançlarına değil, grup üyelerine ve liderlere sadakat....

Tüm bu grup, kabile ve çetelerin ortak paydası aksiyona değil gösteriye, tartışmaya değil bağırmaya-başarmaya değil istemeye-düşünmeye değil hissetmeye-değerler peşinde koşmaya değil "yabancıları" lanetlemeye- doğaya, toprağa, çamura, fiziksel işgücüne dönme peşinde olmaya, yani algısal bir beynin uğraşabileceği şeylere olan inançlarıdır. Siz, herhangi bir problemi çözeceği inancıyla vücutlarıyla trafiği durdurarak caddeleri tıkayan akıl ve bilim savunucuları göremezsiniz.....

İnsan ve hayvan arasındaki fark insanın bilinci, yani onun ayırt edici özelliği olan kavrama melekesi konusudur...İnsan bilincinin gelişmesi kendi zeka dercesi ne olursa olsun iradidir. Onu kendisi geliştirmek zorundadır, nasıl kullanılacağını kendisi öğrenmek zorundadır ve kendisinin tercih etmesiyle bir insan olması gerekmektedir. Bunu tercih etmezse ne olur? Bu durumda kendine has bir ara form, yani kendi tabiatına karşı çılgınca mücadele veren, bir hayvan bilincine ait olan ve elde edemeyeceği çabasız bir "emniyetini" isteyen ve başarmaktan korktuğu insan bilincine isyan eden çaresiz bir yaratık olur.
  (YENIFRM)
***

KOŞULSUZLUĞA GİDERKEN:

Tanrıdan gururumu yok etmesini istedim. tanrı "hayır  gurur benim yok edebileceğim bir şey değil, senin bırakabileceğin bir şeydir."  dedi.

Tanrıdan sakat çocuğumu iyileştirmesini istedim. tanrı "hayır  
onun ruhu sağlam, vücut o kadar önemli değil, o geçici bir şeydir." dedi.

Tanrıdan bana sabır vermesini istedim. tanrı "hayır  sabır büyük
acılar çekilerek öğrenilebilecek bir şeydir. sabır verilmez, hak edilir." dedi.

Tanrıdan beni mutlu etmesini istedim. tanrı, "hayır ben sadece nimetlerimi sunarım, mutlu olmak sana bağlı." dedi.

Tanrıdan beni çektiğim acılardan kurtarmasını istedim. tanrı "hayır çektiğin acılar günlük kaygılarının önemsizliğini anlamanı, onlardan uzaklaşmanı ve bana daha çok yaklaşmanı sağlar." dedi.

Tanrıdan ruhumu olgunlaştırmasını istedim. tanrı "hayır  kendi kendine olgunlaşmalısın, ama meyvelerini alman için yardım edeceğimden emin olabilirsin." dedi.

Tanrıdan hayatı sevmemi sağlayacak her şeyi istedim. tanrı, "hayır ben sana hayatı vereceğim, böylece hayata dair her şeye sahip olabilirsin." dedi.

Tanrıdan, tanrıya duyduğum sevgiyi, başkalarına da duyabilmeyi istedim.
Tanrı şöyle dedi: "ohhh! nihayet doğru bir şey istedin.
 "ruhu olgunlaşmamış bir kul tanrıya hep "ver bana..." ile biten dualar eder,  olgunlaşmış bir ruh ise "vermemi sağla..." diye bitirir dualarını...

(Steve Goodier'ın "bir dakika hayatınızı değiştirebilir" adlı kitabından)

 

 

« Önceki ::